“AEDEN” BİR DÜNYA HİKÂYESİ – AZRA KOHEN

Mart 20, 2020 0 Yazar: senemozkan

2016 sonunda yayınlanan, o dönem okuduğumda etkisinden uzun süre çıkamadığım, bu kadar zaman geçmesine rağmen etkisini halen koruyan bir kitap AEDEN. Kitap Top10 listemde sağlam bir yeri var kendisinin 🙂

Yaklaşık 600 sayfa olan kitabı, bugün tekrar elime alıp göz atmak istedim. Allah’ım, ne kadar çok şey çizmişim 🙂

Kitaba göz attıkça bu kadar etkili olmasının sebebini hatırladım… Bizi, yani dünyayı, yani insansıları farklı bir gözden anlatmasından,  gerçekçiliğinden geliyor etkileyiciliği…

Kitabın adından başlayalım: “Aeden”

Kur’an-ı Kerim’de de Adn olarak geçen bir yer. Cennet demek.

Kitap evrendeki cennet gibi gezegende başlıyor, Aeden’de. Evrenleri tasarlayan Usta tarafından tasarlanmış, 18 ırkın beraber yaşadığı bir gezegen burası. Gezegende yaşayan sadece bir insan ailesi, yıllar önce onların yanına bırakılmış olan Numi adlı bir kız ve dünyadan farklı varlık türleri bulunuyor. 

Tüm varlıklar diğer gezegenlere kıyasla en mükemmel oluşumdalar. Konuşma yerine telepati yani düşünce gücüyle iletişim kuruyorlar. Aeden’in güneşinin rengi mor, ay’ı ise sarı ve adı Ütopya. 

Burada yaşayan ailenin günlük yaşamları ve bedenlerinin çalışma şekilleri bizlerden oldukça farklı. 

Aeden’deki yaşam kitabın ilk 100 sayfasında yerini almış. Bambaşka bir gezegen, bambaşka bir yaşam o kadar güzel tariflenmiş ki bu sayfalarda. Gezegendeki varlıklarla ilgili detaylı açıklamalar var. Adeta bir film seyreder gibi ilerliyorsunuz sayfalarda. 

Mesela; “Oxa” diye bir kelime geçiyor Aeden’deki hayatta. Ve dipnotta yerini buluyor tarifi. 

Oxa: Ağaç dokusundaki teniyle büyük bir tırtıl. Kafasının tepesindeki yaprak benzeri bir tutamla gün boyunca kıpırtısız ağacın dalına asılıp dal gibi durur ve etrafında hissettiği her duyguyu sese çevirir 🙂 Duyguları sese çeviren bir canlı 🙂 (Fazıl Say geldi aklıma nedense 🙂 Yoksa o ve onun gibi müzisyenler de bizim oxa’larımız mı? 🙂 )

İşte böyle ilginç bir gezegen AEDEN 🙂

Ve kitabın ilerleyen bölümlerinde Aeden ailesinin büyük oğlu Sonje ve Numi kendilerini Dünya gezegeninde buluyor. İşte asıl hikâye de burada başlıyor. Çünkü insanlığın üst basamaklarındaki mükemmel bir gezegenden gelen insanların gözünden bakılıyor gezegenimize, hayatlarımıza, alışkanlıklarımıza bu bölümlerde. Bu düzenin içindeki bizler değil de, farklı bir gezegendeki yaşam tarafından nasıl göründüğümüzü anlatıyor bize. 

Anlatılacak o kadar çok şey var ki kitapta… Elemek gerçekten çok zor oldu. İşte çarpıcı birkaç bölüm…

…Kopuktu bu insansılar. Birbirlerinden tamamen kopuklardı. Havanın kirli değerlerinden ve bu pis nefesi sürekli bedenlerine çektikleri için sararmış, grileşmiş tenlerinin, gelişmemiş kemiklerinin, eğilmiş omurgalarının halinden belliydi gezegenin öz kaynaklarını tüketerek yaşadıkları.Tüketerek yaşayan her organizma işte böyle tükenerek yaşardı. Ölüyordu gezegen, bu insanlar da her an bu ölümü soluyordu.

O en ilkel bakteriyel seviyedeydiler, bir parazitin beslendiği organizmayı sonunda öldürmesi gibi. Yaşadıkları gezegenin bir hücre gibi canlı olduğunu, bulundukları galaksi organının bir hücresinde konuk edildiklerini, evreninse bir vücut olduğunu ve ancak bu vücudun içinde Çi ile ahenkte var olabilirlerse varoluşun katmanlarında ilerleyebileceklerini fark etmeyecek kadar geride ve negatifteydiler.”

Ne kadar güzel bir anlatım değil mi? Yaşadığımız canlıyı yok eden virüsler gibiyiz adeta. Onun canlı olduğunun farkında olmadan, kaynaklarını tüketen, onun var oluş sebebini kendimiz zannedecek kadar basit organizmalar. O ölürse bizim de öleceğimizin farkında olmayan ilkel bir canlı türü… 

“İnsan doğulmaz, insan olunur” düşüncesi çerçevesinde örülmüş diyebilirim kitap için. Nasıl insan olunacağını anlatmış çünkü Azra Kohen bize. İnsanlığın ne olduğundan bahsederken, bizim insansılık boyutunda yaşayan ve seçimlerimizle insanlığa ya da yok olmaya doğru ilerleyen canlılar olduğumuzu anlatmış. Saygıdan bahsetmiş bolca. Kendimize saygı, doğaya saygı, birbirimize saygı, hayvanlara saygı, annelere saygı, çocuklara saygı…

Özellikle annelerle/kadınlarla ilgili vurguları çok etkileyici. Pek çok konuşmasında üzerinde durduğu bir konu bu. Eğer bir evrim yaşayacaksak kadınlara çok ciddi bir görev düştüğünü söylüyor her zaman. Hatta kitapta, dünyanın bugünkü halinin altındaki asıl sebep için bakın ne diyor:

“Bu gezgendeki tüm deformasyonun merkezinde maddeleştirilmiş bir evren algısı ve nesilleri doğuran annenin yağmalanması var.” 

“…tacizcisine bağımlı kurbanlar gibi olmuş gezegenin dişileri. Ne kadar önemli oldukları unutturulmuş.” 

Çok yanlış saptamalar olduğunu düşünmüyorum 🙂

Kitapta hayvanlar üzerinde yapılan deneyler, çocuk aşıları, kanser tedavisiyle ilgili etkileyici bilgiler de yer alıyor. 

Hayvanlarla ilgili bölümler o kadar utandırıcıydı ki, kitabı okurken korku filmi izleyen, bir yandan gözlerini kapatıp, bir yandan parmaklarının arasından ekrana bakan biri gibi okuduğumu hatırladım bu bölümleri. Şimdi kitaba göz atarken aynı utancı yine duydum. 

Ya aşılar!!! Okuduktan sonra günlerce, haftalarca kendime gelememiştim. Farkında olmadan neler yapıyoruz, nelere izin veriyoruz diye… 

Azra Kohen bazı konularda uyandırma alarmı görevini o kadar güzel yapıyor ki… Çok şükür kitabı bana da dokundu 🙂

Ve kitaptan bir alıntı daha;

“Buraya uyum sağlamamda Gigi’nin çok yardımı oluyor. Orion Takımyıldızındaki ikinci seviye bir uygarlıktan gelmiş buraya… İnsansılarla ilgili çok bilgili. Nasıl beslendiklerini gösterdi bana. Dev marketlerde zehirli torbalar içine koydukları ve diğer hayvanlar yemesin diye üzerine zehir sürdükleri yiyecekleri yiyerek yaşıyorlar. Yedikleri her şeyle zehirleniyorlar ama umursamıyorlar, çünkü kendi türlerine karşı bile acımasızlar. Sanki ölmek için yaşıyorlar. Meyvelerin hepsinin kabuklarında kimyasal maddeler var. Koklamak yeterli bunu anlamak için ama bu insansıların duyuları da çok kör. Bu kadar zehrin tüketiminden sonra insansılardaki tuhaflık belki de normal olmalı. Kendilerine doğrusu bile söylense anlamayacak kadar aptallar, nörolojik bir anomali gibiler. 

Her köşedeki marketler sayesinde her an zehirli de olsa yiyecek bulmak kolay, ama sokakta aç yaşayan insansılar var. Hem de işin ironik tarafı bu marketlerin önünde aç sefil yaşıyorlar. Sürekli ellerini uzatıyorlar.

Değiş tokuşun yerini burada para almış. Üzerindeki rakamlar sayesinde miktarı, dolayısıyla değeri belli olan kâğıt parçaları para. Yırtılacak kadar narin, birbirlerini öldürebilecekleri kadar güçlü bir şey bu insansılar için. Zıtlıkların gezegeninde değer birimi, değersiz kâğıt parçalarından başka ne olabilir ki!

İnsansılar devlet adını verdikleri kuruluşlara bağlı olarak yaşıyorlar. Herkesin kazandığı para içinden devlete verdiği bir miktar var, buna vergi diyorlar.  Bu vergilerle yollar, binalar, köprüler, hatta okullar yapılıyormuş ama sonra kendi paralarıyla yaptırdıkları bu yolları, okulları kullanabilmek için yine para vermeleri gerekiyormuş. 

Bana kalırsa, devlet adını verdikleri bu sistemle köleliği kabul edecek kadar ilkeller aslında bu insansılar ve kendi köleliklerini fark edemeyecek kadar da algıları zayıf, şekerden olmalı.”

Şekerden olmalı 🙂 Şekeri bırakınca değişse keşke her şey 🙂

Evet, kitap bunun gibi pek çok konuyu içeriyor. Okuyup etkilenmemek, kendimize tekrar bakmamak mümkün değil.

Hazır bu ara evlerde fazlaca vakit geçiriyorken, sakince okumak ve nispeten uzak kaldığımız rutin hayatlarımıza uzaktan bakmak için harika bir rehber.

“Evrim!! Zihinsel Evrim!!! Bu insansıların en büyük ihtiyacıydı!…”

Kim bilir belki de ihtiyacımız olan evrim, kendimizle baş başa kaldığımız bu günlerde şekillenecek. Hepimizin kendi hayatındaki evrimler, bütünün de evrimini getirecek. 

Işıkla kalın…