EMANETLERİMİZ…

Ekim 11, 2019 0 Yazar: senemozkan

Hepimizin emanet aldıklarımız var hayatlarımızda. Bu dünyaya gelirken başlıyor daha emanetlerimiz bizimle olmaya. Kimisi uzun uzun eşlik ederken, kimisi daha kısa süreli kalıyor yanımızda. 

İlk emanetimiz BEDENİMİZ. Yolculuğumuzun en başından en sonuna kadar bizimle. Hayatımız boyunca şahitlik ediyor yaşadıklarımıza, acı-tatlı tecrübelerimize. Bizimle beraber o da şekilleniyor yaşananlarla… Onu besleme, ona özen gösterme, onu duyma-dinleme becerimize göre devam ediyor hayatına sağlıkla veya bazı arızalarla. 

O bize hayat boyu eşlik edip, hizmet ederken bizden de hak ettiği değeri göstermemizi bekliyor. Ayrılmaz bir ikili olduğumuz, biz ona hak ettiği özeni verdikçe onun da bize daha konforlu yani sağlıklı bir hayat vadettiğini anlamamızı istiyor. Ağrı veya hastalık olarak bize gönderdiği her sinyalde onu duymamız, bu sefer anlamamız umudunu taşıyor. 

Onun eksiklik olarak gördüğümüz yönleri yerine, mükemmelliğine, bize verdiklerine odaklanmamızı hak ediyor. Çevremizde aman zarar görmesin diye özenle davrandığımız tüm aletlerden, eşyalardan, maddi değeri yüksek her objeden daha mükemmel bir yaratım olduğunu görmemizi bekliyor. Bize emanet edilmiş en değerli fiziksel unsur olduğunu kabulümüzü, yani hakkını teslimimizi bekliyor aslında. 

Ne kadar özen gösteriyorsunuz bedeninize? Sadece birkaç dakika düşünün lütfen…

Sabah uyandığınızda bedeninizin güne nasıl başladığının farkında mısınız mesela? Uykusunu almış mı, yorgun mu, biraz nazlanmak mı istiyor o gün? 

Ya da onu nasıl besinlerle besliyorsunuz? İhtiyacı olan, onu destekleyecek gıdalar mı tercih ediyorsunuz, yoksa sadece aç kalmasın diye ne bulursanız onu mu veriyorsunuz? İhtiyaç mı karşılıyorsunuz, yük mü yaratıyorsunuz?

Suya çok ihtiyacı var mesela. Yeterince su veriyor musunuz? Kedinize, köpeğinize, çiçeğinize vermeyi atlamadığınız suya onun da ihtiyacı olduğunun farkındalığıyla hareket ediyor musunuz? 

Herhangi bir yeri ağrıdığında, birkaç dakika bile olsa hayata mola verip, onunla ilgileniyor musunuz? Yoksa önemsememeyi, duymamayı mı tercih ediyorsunuz onun sesini? Ağrıların, hastalıkların vücudunuzun sizinle konuşma yöntemi olduğunu, düzeltmeniz gereken konularla ilgili size seslendiklerini fark ediyor musunuz?

Bunları bugüne kadar yaptınız ya da yapmadınız. Çok da önemi yok. Haydi bugün bir milat olsun ve bedeninize biraz daha özen göstermeye başlayın. 

Olumlama cümlelerinin gücünden faydalanın. Kendinize şunları söyleyin. Aklınıza geldikçe, fırsat buldukça tekrarlayın kendinize. 

“Bedenimi seviyorum 🙂 ”

“Bedenimdeki her hücre sağlık ve enerjiyle dolu. Bedenimdeki her sistem tasarlandığı şekilde çalışıyor 🙂 ” 

“Bedenimi sağlıkla besleyen gıdaları kolayca seçiyorum 🙂 ”

“Bedenimin bana verdiği mesajları kolayca algılıyorum 🙂 ”

“Bedenimin iyileşmek için müthiş bir kapasitesi var. İyileşmek için ihtiyaç duyduğum her kaynak tam da ihtiyaç duyduğum anda, kolayca bana geliyor 🙂 ” 

Bu cümleler bedeninizle dost olmanız için attığınız ilk adımlarınız olsun 🙂

İkinci önemli emanetimiz ÇOCUKLARIMIZ diye düşünüyorum.  Hayatımızın belli bir noktasında bize geliyorlar ama tüm hayatımızın odak noktası, en değerlisi, en kıymetlisi olarak tahtlarına oturuyorlar. Dokunmaya, öpmeye kıyamıyoruz ilk tanışmamızda. O gülünce gülüyoruz, o ağlayınca ağlıyoruz… 

Çocukların ailelerini özellikle seçtiklerini, o anne babaya gelmelerinin büyük planın bir parçası olduğunu düşünenlerdenim. Rastlantısal olarak işlemiyor yani sistem. Benim kendi anne babamı, ailemi seçmem gibi, kendi çocuğumun da beni seçtiğine inanıyorum. 

Peki bize emanet edilmeyi özellikle seçmiş çocuklarımıza gerçekten özen gösteriyor muyuz sizce? Emanetlerimize gerçekten hak ettikleri değeri veriyor muyuz? 

Özenden kast ettiğim yedirmek, içirmek, giydirmek değil sadece. Bunlar da tabi ki özen gösterme yöntemleri. Ama hayata sadece yemek, içmek, giyinmek için mi geliyorlar sizce? Bu kadar basit görmüyorum konuyu ve sadece bunlar yeterli mi demek istiyorum aslında. 

Emanetlerimize karşı en önemli görevimizin, bize teslim edildiği andaki mükemmelliklerini korumalarına destek olduğunu düşünüyorum öncelikle. Bir çocuğun saflığı, düşüncelerindeki, hayata bakışındaki temizlik, kin tutmaması, yalan söylememesi, duygularını özgürce ifade etmesi, sevgisini göstermesi, canı isteyince ağlayıp, isteyince gülmesi, ortamı önemsemeden bağırması, şarkı söylemesi… Bunları korumasına, deneyimlemesine, bu yönlerini geliştirmesine ne kadar destek oluyoruz? Soru bu…

Bebekliklerinde en çok ihtiyaçları olanın sebze çorbası değil de, anne-babalarının kucaklaması olduğunu fark ediyor muyuz mesela? Aman kucağa alışmasın diye yatağına bırakmayı mı tercih ediyoruz, yoksa kucakta olmanın onu nasıl beslediğini fark edip, esirgemeden bolca veriyor muyuz aradığı sıcaklığı ve güven hissini? 

Oyun oynamanın onu geliştiren, besleyen yönünü kavrayıp, onun oyununa katılıyor muyuz sıkılmadan? Onun gibi kahkaha atabiliyor muyuz oyununa eşlik ederken? An’ı paylaşmayı deneyimleyebiliyor muyuz beraber?  

Ya da okula ilk gidişinde ailesinden uzaklaşmanın onda yarattığı hissi anlamayı deniyor muyuz? Okuldaki kendi ilk günümüzü hatırlamaya çalışıyor muyuz? Duygularını paylaşmasına izin verip, onu anladığımızı hissettirebiliyor muyuz? 

Ders çalışmasını, yüksek not almasını, birinci olmasını, başarılı olmasını beklerken, bir kurstan diğer kursa, bir hocadan diğerine taşırken onun çocukluğundan, en doğal hakkı olan çocukluk zamanından çaldığımızı fark ediyor muyuz mesela? 

Ya da onun bu tempodan çok yorulduğunu, nefes almaya ihtiyacı olduğunu anlatan cümlelerine, bakışlarına gereksiz tepkiler gözüyle bakıp, bir şeyleri anlatma, kendini ifade etme şevkini kırmayı mı seçiyoruz? 

İleride yapacağı mesleği sevdiği bir konudan seçmeye çalışırken, destek mi oluyoruz, yoksa o meslekten para kazanamazsın deyip ilgi duymadığı bir alana yönlendirme çabasına mı giriyoruz? 

Herkes nasıl yapıyorsa öyle yapma, okuldaki öğretmene, komşuya, akrabaya iyi anne-baba görünme çabasında mıyız? Çocuğumuzun gerçekten neye ihtiyacı olduğunu görmeye cesaretimiz var mı? Çocuklarımızın isteklerine, ihtiyaçlarına başkaları tarafından yargılanma, eleştirilme korkusu olmadan yanıt verebiliyor muyuz? 

Bugün emanetlere sahip çıkma günümüz olsun ve bedenimiz gibi, çocuklarımız için de farklı bir adım atalım. Okuldan geldiklerinde,

“Okul nasıl geçti?” yerine, “bugün okulda en çok neye güldün?” diye soralım mesela. 

Derslerde neler yaptığı yerine, teneffüslerde neler yaptığını soralım sonra.

“Hafta sonu ne ödevin var?” yerine, “Bu hafta sonu ne yapmak istiyorsun, Cumartesi planı senin” diyelim örneğin. 

Okulda en çok hangi dersi sevdiğini/sevmediğini ve sebebini soralım. Aldığımız cevaplarda sadece duygularını anlamaya çalışalım. Kimsenin avukatlığına soyunmayalım. Doğru ya da yanlış yargısına varmadan, sadece kendisini ifade etmesine izin verelim. Bunların onun duyguları olduğunu anlayıp, saygı duyalım öncelikle. 

Ona ailesi tarafından anlaşıldığı hissini yaşatalım bugün. Bunun ne kadar değerli olduğunu kendi ilişkilerinizden düşünün. Karşımızdakinin bizi dinlemesi, sözümüzü kesmeden sadece dinlemesi bazen en ihtiyaç duyduğumuz şey değil mi hepimizin? O zaman çocuğumuzun bunu tecrübe etmesine fırsat verelim bugün. 

Önümüzde koca bir hafta sonu var. Emanetlerimize sahip çıkmaya, onları dinlemeye, anlamaya niyet edelim bugün 🙂

Dinleyerek, anlayarak, ihtiyaçlarını karşılayarak… bizim için çok kıymetli olduklarını, onları çok sevdiğimizi hissettirelim onlara 🙂 Bedenimiz de, çocuklarımız da bunu fazlasıyla hak ediyorlar 🙂

Işıkla kalın…