HEAL (ŞİFA)

HEAL (ŞİFA)

Temmuz 13, 2019 0 Yazar: senemozkan

“Heal (Şifa)” Netflix’te izlediğim bir belgesel. “Keyif alacağım, bir şeyler öğreneceğim, farkındalığımı arttıracak bir şey yapmak istiyorum” diyorsanız ve sakin bir ortamda 1 saat 45 dk’nız varsa yapabileceğiniz en güzel aktivitelerden biri olduğunu söyleyebilirim 🙂

Louise L.Hay ve
Dr. Wayne W. Dyer 

Sevgili Louise L.Hay ve Dr. Wayne W. Dyer anısına yapılmış olan belgesel, özellikle zihin-beden bağlantısıyla ilgili çok güzel bilgiler aktarıyor seyredenlere. 

Ciddi olarak nitelendirdiğimiz hastalıklar yaşayan kişiler ve onların sıra dışı iyileşme hikayeleri anlatılmış Şifa’da. Hastalıklarla mücadele eden kişilere de yer verilmiş, iyileşme sürecinde onlara destek olan alternatif tedavi yöntemlerinin uzmanlarına da.  

  • 4.aşama kanser teşhisi konulan bir bayan, 
  • Vücudunda kırmızı lekelerle başlayan ve bir gün felç olmuş hissiyle hareket edememeye kadar varan bağışıklık sistemiyle ilgili bir hastalık yaşayan başka biri, 
  • Lenfoma hastası bir bayan,
  • Triatlon yarışı sırasında geçirdiği bisiklet kazası sonrasında, bir daha yürüyemeyeceği söylenen bir sporcu…

Kişilerin ağzından dinlediğiniz hastalık hikayelerinde, öncelikle teşhis sonrası yaşadıkları şok ve hastalıkların hayatlarını nasıl alt üst ettiğini görüyoruz. Çünkü hepsinin hayatına bir süre biçilmiş yaşadıkları hastalık sebebiyle. Batı tıbbının hastalığa yaklaşımı, hissedilen korku ve çaresizlik, bir yandan günlük hayata devam etme çabası o kadar güzel hissettirilmiş ki.. 

Sonrasında bazen tesadüf eseri karşılaşılan biri, bazen hastalığı kabul etmeyip iyileşeceğim düşüncesinin gücüyle yapılan araştırmalar sonucu ulaşılan alternatif tedaviler anlatılmış kişilerin ağzından.  Bu arada şunun altını çizmek lazım, hikâyelerde batı ve doğu tıbbının beraber kullanıldığı örnekler de var. Yani batı tıbbi kötüdür, bırakılmalıdır gibi bir mesaj yok. Özetle vurgulanan şu, “acil müdahale gerektiren akut hastalıklarda batı tıbbı hayat kurtarır. Yani size araba çarptı, kesinlikle gitmeniz gereken yer bir hastanedir. Ama kronik bir rahatsızlığınız varsa, yani zaman içinde oluşan bir hastalıksa konu, belirtileri tedavi eden batı tıbbı yetersiz kalır. Bunun yerine hastalığın sebeplerine odaklanan, bu sebepleri bulup ortadan kaldırmayı hedefleyen alternatif yöntemlere yani holistik tıbba yönelmeniz gerekir.”

Holistik (bütüncül) tıp son yıllarda daha fazla konuşulan, üzerinde yapılan araştırmaların arttığı bir alan. Batı tıbbındaki, insanı makine gibi gören ve sorun olan parçalara odaklanan bir yaklaşım yerine, vücudun herhangi bir yerinde yaşanan problemde bütüne bakılması gerektiğini savunuyor diyebiliriz özetle. İnsan, ruhu-zihni-bedeni-duygularıyla bir bütündür ve dengede olmalıdır diyor bütüncül tıp. Bu denge bozulduğunda da hastalıkların ortaya çıktığını söylüyor. Tedavi denilen sürecin ise, vücudun tekrar dengeye gelme hali olduğunun altını çiziyor. Bunun için uygulanabilecek pek çok yöntem var tabi, Şifa’da izlediğimiz hikayelerde uygulanan farklı tekniklerden örnekler  yer alıyor. 

Belgeselde, pek çok araştırmacı, yazar, doktor, biyolog, koç ve şifacı, verdiği bilgilerle sanki bir hazine sandığının kapağını açıyor ve izleyenlere “buyurun” diyor 🙂

Araştırmacı-Yazar Kelly Turner, 1500 hasta üzerinde yaptığı araştırmasından bahsediyor Şifa’da. Çalışmasında, ağır hasta olarak tanımlanan kişilerin hastalıklarındaki radikal bir gerileme ile hayatta kaldıklarını anlatıyor. Ve incelediği hasta grubu içinde her tür kanserin de olduğunu belirterek diyor ki “yaşadığınız hastalık ne olursa olsun, aynı hastalığı yaşamış ve kurtulmayı başarmış kişiler var, yani siz de başarabilirsiniz.” Bu bana şunu düşündürdü. Hastalık söz konusu olunca çevremizden pek çok benzer hastalık hikayesi dinleriz ve o hikayeler olumsuz mesajlar da içerir. Kötü örnekler yerine iyi örnekleri görüp, iyileşme motivasyonunu arttırmak gerekiyor galiba. Onun için hastalıklarla ilgili kötü hikaye anlatıcılığımızı bırakmak, hem iyisi hem kötüsü olan bir konuda iyiyi örnek almak iyi fikir diye düşünüyorum.  

Dr. Kelly Brogan ise, öğrencilik ve pratisyen hekimlik yıllarında kimsenin, vücudun kendini iyileştirme özelliğinden bahsetmediğini vurgulayıp, aslında bu konunun önemini anlatıyor. Ne kadar doğru değil mi? Aslında kendini iyileştirme özelliği olan harika bedenlere sahibiz. Engel olmamak dışında bir şey yapmamıza gerek yok. Ama yaptıklarımızla, yaşam tarzımızla iyileştirme fonksiyonumuzu devre dışı bırakıyoruz. Sonra da ilaçla, ameliyatla dışardan şifa bulmaya çalışıyoruz. 

Kendini iyileştirme denince, inancın etkisi de önemli bir konu olarak görülüyor. Uzun yıllar ilaç şirketlerinde çalışmış bir organik kimyager olan David R. Hamilton, hayal etme, inanma ve duygu gibi etkenlerin vücudumuzda yarattığı biyolojik, fiziksel, kimyasal etkilerin artık kabul edildiğini belirtiyor. Plasebo etkisinden bahsediyor. İlaçlarla ilgili yapılan testlerde, ilaç verilen bir grupta %75’in ilacın olumlu etkilerini hissettiğini, ilaç verilmeyen ve plasebo etkisi gözlenen ikinci grupta da oranın yine %75 olduğunu anlatıyor. Yani ilacı içen ve içmeyen kişilerde aynı oranda iyileşme görülüyor. Plasebo etkisi gözlenen ikinci grupta, diğer gruptan daha yüksek başarı elde edildiği pek çok örnek olduğunu da belirtiyor. Yani “ben bununla iyileşeceğim” inancınıza bağlı olarak, sizi iyileştiren bir ilaç da olabiliyor, taktığınız bir bileklik de, tükettiğiniz bir gıda da 🙂 Önemli olan sizin o ilaç/maddenin sizi iyileştireceğine olan inancınız. 

Hayal kurmayla ilgili çok hoşuma giden bir limon örneği var Şifa’da. İzlerseniz yapmanızı tavsiye ederim 🙂 Hayal etmenin vücut üzerindeki etkisini hemen görmek için çok güzel bir örnek 🙂

Üzerinde durulan konulardan bir başkası, stres. Savaş – sıvış durumu, sempatik/parasempatik sistem, kronik stres konularında farklı uzmanların faydalı bilgilendirmeleri var. Burada stresin bağışıklık sistemimiz üzerindeki etkisi için çok güzel bir örnek verilmiş. Organ nakli yapılırken hastalara stres hormonu verildiği, böylece bağışıklık sisteminin devre dışı bırakılıp, vücudun yabancı olan organla savaşmasının engellendiği anlatılmış. Stresin vücudumuzu nasıl savunmasız bıraktığıyla ilgili harika bir örnek bence 🙂 Bugün yaşanan çoğu hastalığın sebebinin stres olarak tanımlanmasının da mantıklı olduğunun kanıtı ayrıca. 

Belgeselde görüşleri alınan biyologlar diyor ki, hücrenin genetik etkinliğini çevre belirliyor. Bunun anlamı şu, aynı genetik özelliğe sahip hücreler farklı ortamlarda farklı davranıyor. Ortam neyi gerektiriyorsa öyle davranıyorlar da diyebiliriz. 

Vücudumuz da ortama göre davranıyor. Kalbimiz, akciğerimiz, karaciğerimiz… 

Peki ortamı/dışarıda neler olduğunu nereden biliyor derseniz, 

Cevap: Sinir sisteminin verdiği mesajlardan. 

Peki sinir sistemimiz ortamı nasıl yorumluyor, ya yanlış yorumlarsa?

Örneğin, dışardayız ve birden yağmur başlıyor. Sinir sistemimiz yağmuru iyi bir şey olarak algılarsa, her şeyin yolunda olduğu mesajlarını iletiyor ve  buna uygun duruma getiriyor vücudumuzu. 

Ama “hay aksi, ıslanacağım şimdi, ayakkabılarım, elbisem mahvolacak” gibi mesajlar iletilirse yağmur bir stres kaynağına dönüşüyor ve vücudumuz içinde bulunduğu stresli ortama uygun bir duruma geliyor.

Düşüncelerimizi, algılarımızı değiştirmek hayatımızı değiştiriyor durumu buradan geliyor. Çevremize olumsuzluk gözlüğüyle baktığımızda, sadece keyifli geçirebileceğimiz bir zamanı kaybetmiyoruz aslında. Gereksiz yere yarattığımız stres, bir süre sonra hastalık olarak anlam bulabiliyor bedenimizde. 

Tüm anlatılanların ışığında, “hastalıklarımız, vücudumuzun bizimle konuşma yöntemidir” diyebiliriz. Ortada bir sorun olduğunda, bize şu mesajı veriyor bedenimiz: “değiştirmen gereken bir şeyler var.” Onun için duymayı hatırlayalım bedenimizi, mesajlarını önemseyelim, görmezden gelmeyelim onu. 

Hasta olmadan bunları fark edip, sağlımızı korumak asıl hedefimiz tabi ki. Ama beden o kadar güzel bir sistem ki, hasta da olsak, artık her şey bitti dediğimiz bir aşamaya da gelsek, şartları düzeltmeyi başardığımızda o da kendini onarmayı başarıyor. Hiçbir zaman geç değil yani. Yeter ki isteyelim 🙂

Bol farkındalıklı, bedenimizi duyduğumuz, dengeli, sağlıklı nice günlerimiz olsun 🙂

Işıkla kalın…